Zona Bize Ne Anlatıyor? Bağışıklık Zayıfladığında Uyuyan Virüs Uyanıyor
Çocukluğumuzdan Kalan Sessiz Bir Misafir
Son zamanlarda hastalarımdan ve çevremden daha sık duyduğum bir cümle var: “Zona oldum.”
Önce yanma başlıyor. Bazen göğsün tek tarafında, bazen sırtta, belde, boyunda ya da yüzde. Ardından kızarıklık ve içi sıvı dolu küçük kabarcıklar oluşuyor. Deri iyileştiğinde ise kimi hastada hikâye bitmiyor. Döküntü kayboluyor ama ağrı kalıyor; geceleri uyutmayan, giysinin tene değmesine bile tahammül ettirmeyen bir ağrı.
Tıptaki adı herpes zoster. Halk arasında zona. Zona bize yalnızca bir virüsü değil, bedenin hafızasını da anlatır. Çünkü çoğu zaman dışarıdan yeni bir virüsle karşı karşıya değiliz. Çocuklukta geçirilen suçiçeğinin etkeni olan varicella-zoster virüsü, hastalık geçtikten sonra organizmadan tamamen terk edilmez. Duyusal sinir ganglionlarında sessiz biçimde kalabilir. Yıllarca. Bazen onlarca yıl.
Bağışıklık sistemi onu kontrol altında tuttuğu sürece varlığını hissetmeyiz. Sonra dengeler değişir. Yaş ilerler, hücresel bağışıklık zayıflar, ağır bir hastalık geçirilir veya bağışıklığı baskılayan bir tedavi uygulanır. Yıllardır sessiz kalan virüs yeniden aktif olabilir.
İşte zona budur. Bu nedenle zonaya yalnızca deride ortaya çıkan bir hastalık gibi bakmayı eksik buluyorum. Deride gördüğümüz döküntü, sinir sistemi ile bağışıklık sistemi arasındaki çok daha derin bir biyolojik sürecin dışarıdan görünen yüzüdür.
Bağışıklık Yalnızca “Güçlü” ya da “Zayıf” Değildir
Günlük yaşamda “Bağışıklığım düştü” demeyi seviyoruz. Oysa bağışıklık sistemi açılıp kapanan basit bir düğme değildir. Ben onu daha çok iyi yönetilmesi gereken karmaşık bir savunma ve iletişim sistemi olarak düşünüyorum.
Güçlü olması tek başına yetmez. Doğru zamanda, doğru yerde ve gerektiği kadar yanıt vermesi gerekir. Gereğinden az yanıt sorun yaratabilir; gereğinden fazla ve yanlış yönlenmiş yanıt da.
Bu nedenle benim için asıl kavram “bağışıklığı güçlendirmek” değil, bağışıklığın regülasyonudur.
Zona bunun öğretici örneklerinden biridir. Virüs yıllardır oradadır. Değişen çoğu zaman virüsün varlığı değil, organizmanın onu kontrol altında tutabilme kapasitesidir.
Yaşlanma bu değişimin en önemli nedenlerinden biridir. Özellikle 50 yaşından sonra zona riski belirgin biçimde artar; bunun önemli nedenlerinden biri varicella-zoster virüsünü baskı altında tutan hücresel bağışıklığın yaşla birlikte azalmasıdır. Kanserler, bazı bağışıklık sistemi hastalıkları, organ nakilleri ve immünsüpresif tedaviler de riski artırabilir.
Fakat insan yalnızca tanılarından oluşmaz. Nasıl yaşadığımız da biyolojimizin dışında değildir.
Uyku azalıyor. Hareket azalıyor. Beslenme bozuluyor. Kronik stres uzuyor. İnsan bazen 8 saat uyuyor ama dinlenmiş uyanmıyor. Metabolik sorunlar çoğalıyor, organizma uzun süre yüksek bir yük altında yaşamaya çalışıyor.
Bunların her biri için “zona yapar” demek bilimsel olarak doğru olmaz. Fakat bağışıklık sistemi, otonom sinir sistemi, hormonal yanıtlar, metabolizma ve yaşam biçiminin birbirinden bütünüyle bağımsız olduğunu düşünmek, insan biyolojisini gereğinden fazla basitleştirmek olur.
Stres Yalnızca Üzülmek Değildir
Stres dediğimizde çoğu insanın aklına ruhsal sıkıntı geliyor. Oysa organizma açısından stres daha geniş bir kavramdır.
Uykusuzluk da bir yüktür. Uzun süreli ağrı da. Aşırı çalışma, kronik hastalık, sürekli kaygı, bir yakının kaybı, bedensel ve ruhsal tükenme de organizmanın uyum sistemlerinden yanıt ister.
Beden bunlara tek bir organla cevap vermez. Otonom sinir sistemi, hipotalamus-hipofiz-adrenal eksen, bağışıklık sistemi ve metabolik süreçler aynı yaşamın içinde birbirini etkiler.
Kısa süreli stres, yaşamın bir parçasıdır ve organizma çoğu zaman bununla baş edebilir. Sorun, yükün kronikleşmesi ve toparlanmaya ayrılan alanın giderek daralmasıdır.
Gaz pedalına sürekli basılan ama frenine yeterince dokunulmayan bir otomobil bir süre yol alabilir. Fakat sonsuza kadar değil.
İnsan bedeni yalnızca mücadele etmek için yaratılmamıştır. Toparlanmaya, uykuya, harekete, beslenmeye ve dinlenmeye ihtiyacı vardır. Regülasyon dediğim şey biraz da bu iki yön arasındaki hareket kabiliyetidir: Gerektiğinde yanıt verebilmek, tehlike geçtiğinde yeniden sakinleşebilmek.
Zona Bazen Deriden Önce Konuşur
Zona her zaman kabarcıklarla başlamaz. Bazen ilk belirti yanma, batma, kaşıntı veya açıklanamayan bir cilt hassasiyetidir.
Hasta gelir ve “Hocam, derim yanıyor ama hiçbir şey görünmüyor,” der.
Birkaç gün sonra tipik bir döküntü ortaya çıkabilir. Çoğunlukla tek taraflıdır ve belirli bir sinir dağılımını izler.
İşte burada zaman önemlidir.
Zona “Nasıl olsa geçer” diye bekletilecek bir hastalık değildir. Antiviral tedavinin uygun hastada erken başlanması hastalığın seyri ve komplikasyonlar açısından önem taşır. Bu nedenle zona şüphesi varsa erken hekim değerlendirmesi gerekir.
Özellikle göz çevresini veya yüzü tutan zona geciktirilmemelidir. Göz tutulumu görmeyi tehdit edebilecek komplikasyonlara yol açabileceğinden hızlı değerlendirme önemlidir.
Deri İyileşir; Sinir Bazen Unutmaz
Zonanın hekim olarak beni en çok düşündüren taraflarından biri budur.
Kabarcıklar kurur. Kabuklar düşer. Deri dışarıdan bakıldığında iyileşmiştir. Fakat bazı hastalarda ağrı devam eder.
Buna postherpetik nevralji diyoruz.
Çünkü zona yalnızca deriyi etkilemez; duyusal sinirlerde ve ilgili sinir yollarında hasar ve duyarlılık değişikliklerine de yol açabilir. Hasta bazen gömleğinin tenine değmesine bile tahammül edemez. Ağrıyı yanma, elektriklenme, bıçak saplanması veya ateşle temas ediyormuş gibi tarif eder.
Haftalar, aylar, kimi zaman daha uzun sürebilir. İleri yaşla birlikte risk artar.
Bedenin hafızası dediğim şeyi burada mecazi anlamda da hissederiz: Derideki iz silinmiştir ama sinir sistemi yaşanan olayın izini bir süre daha taşır.
Bu nedenle zona tedavisini yalnızca kabarcıkları kurutmak olarak görmek gerekir. Akut dönemi doğru yönetmek kadar ağrıyı değerlendirmek ve kronik nöropatik ağrı gelişen hastayı uygun biçimde tedavi etmek de önemlidir.
Nöralterapi (Nöral Terapi) ve Hüseyin Nazlıkul'un diğer tedavi yöntemlerine buradan ulaşabilirsiniz.